Dârülelhân’ın İstikbali – Mahmut Ragıp Gazimihal

Latin harflerine aktaran: Celal Volkan Kaya

[Mahmut Ragıp Gazimihal’in 1924 yılında, henüz Berlin’deki Stern Konservatuvarı’nda öğrenci iken Akşam gazetesine gönderdiği yazıların arasında bulunan bu makale, 1923 yılında İstanbul Şehremâneti’ne bağlanarak yeniden yapılandırılan Dârülelhân’ın öğrenci kabul esasları hakkında bazı önerileri içermektedir. O tarihte üç yıldır Avrupa’da müzik eğitimi için bulunmakta olan Gazimihal, kendi gözlemleri ve Avrupa’daki diğer konservatuvarlardaki uygulamalardan yola çıkarak, Dârülelhân’a öğrenci kabulunde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini anlatmaktadır. Yazının ilk kısmında, başka ülkelerde konservatuarların bütçelerinin ne gibi kaynaklardan temin edildiği belirtilerek, Dârülelhân’ın hizmetlerinin birçok kurumu ilgilendirmesi dolayısıyla bütçesinin de birçok kaynaktan desteklenmesi gerektiği savunulmaktadır. Ardından Gazimihal, Türkiye’de sanata karşı olan rağbetin “şuursuz”luğundan bahsederek, sanat bilinci olan veya bu bilinci edinebilecek öğrencilerin Dârülelhân’a kabul edilmesi gerektiği üzerinde ısrarla durmakta, müzik eğitimi alacak olan öğrencilerin aynı zamanda yine Dârülelhân içerisinde yeterli bir genel kültür eğitimi de almaları gerektiğini vurgulamaktadır.

Daha sonra tekrar yayımlanmamış olan bu yazı, Dârülelhân’ın yeniden kurulduğu dönemdeki ihtiyaçlarını, sonradan Türk müzikolojisinin önde gelen bir ismi olacak genç bir müzikolog adayının gözünden yansıtması bakımından olduğu kadar, bugünkü müzik eğitimi kurumlarının benzer sorunlarına çareler önermesi bakımından da ilgi çekicidir.]

Müessesenin bugünkü tahsisatı azdır – Avrupa’nın idare tarzlarına göre bir çare-i hal – Halkın rağbetine bilâkaydüşart kapıları açmak muzırdır – Kabil-i tatbik duhûl şerâiti – İyi talebe bulmak için bir iki çare.

Memleketimizde ciddi sanat ihtiyacını uyandırabilmek için her şeyden evvel halka ciddi bir sanat terbiyesi vermek lazım geldiğinden bahsetmiştim… Terbiyeyi temin edecek âmillerin en başında, sanat mekteplerinin yetiştireceği sanatkâr mürebbiler bulunur. Bu sebepten, mezkûr müesseseler için her memleketin resmî idareleri son derecede fedakâr davranmaktadırlar… İtiraf edelim ki, gerek Sanayi-i Nefise Mektebi’nin, gerek Dârülelhân daha birçok himmetlere muhtaçtır.

Bu müesseseler, az zamanda muvaffakiyetli sanatkârlar yetiştirebilecek sistematik programlara, kuvvetli vasıtalara henüz malik değildir. Bilhassa, uzun mazisine rağmen, Sanayi-i Nefise Mektebi’mizin ümitleri elan tatmin edemeyişi şâyân-ı tenkit ise de, müdahale salâhiyetini kendimde görmüyorum; alakadarlar mücadele etmelidir. Dârülelhân’a gelince: Hakkında henüz tenkit mevzubahis olamazsa da nazar-ı dikkate alınmamış bazı noktaları hatırlatmak mümkündür.

Her şeyden evvel tahsisatının azlığı sanat müesseselerimizin belini büküyor; binaenaleyh, o maddeden sözümüze başlayalım. Resmî konservatuarların idaresini her yerde Maarif deruhte ettiği halde, tahsisat hususunda muhtelif mercileri müştereken hissedar eden musiki müesseseleri de vardır: Mesela İtalya’nın Roma ve Palermo şehirleri müesseseleri ile Almanya’nın Stuttgart konservatuarı hem hükümetten, hem de şehirden tahsisat alırlar. Almanya’nın Köln konservatuarı gibi, Belçika konservatuarları da aynı zamanda hükümetten, vilayetten ve şehirden tahsisat alıyorlar.

Amsterdam müessesesi, vilayetten, şehirden ve menâbi-i hususiyeden, Barcelona konservatuarı da şehrin “Büyük Tiyatro” hissedarlarından, belediye ve vilayetten para alır. Budapeşte’nin millî musiki akademisi bu itibarla en şâyân-ı dikkat müessesedir: Hükümetten, şehirden, diğer hususi menâbiden, tesisattan, ilh. para alıyor. Harb-i Umumi’den evvel Petersburg konservatuarı, imparator ve imparatoriçeden, büyük hükümet ricalinden, bahriye ve harbiye nezaretlerinden, diğer müessesâttan müştereken tahsisat alıyordu… İşte, bizde de, bunlara benzer müşterek himmetler gösterilmesi zaruridir: Dârülelhân, terbiye-i umumiye nokta-i nazarından Maarif’i, opera şubesinin istikbali itibariyle Şehremaneti’ni veya Vilayet’i, askerî ve bahrî mızıkalar yetiştirilmesi ihtiyac-ı mübremi itibarıyla da Müdafaa-i Milliye Vekâleti’ni, eski sanatın muhafazası ise Hars Müdüriyeti’ni alakadar eder. Ancak tarafeynli himmetler sayesindedir ki, her türlü asrî teşkilatları câmi mükemmel bir sanat merkezine malik olabiliriz. Sanat mahfilleri içinde en çok paraya muhtaç müessese Dârülelhân olduğunu unutmamalıyız.

Şu dakikada, bazı kimselerin, bermutat “Henüz sırası değil, her işin vakti var” dediğini hissediyorum; fakat, kati ve yüz kızartıcı bir vâkıa ile o muterizleri de iskât edelim: Tamam elli üç senelik bir tarihe malik bulunan Atina Konservatuarı bile son senelerde en büyük Avrupa müesseseleri ile rekabet edebilecek bir seviyeye yükselmiştir. 1871’de açılarak bütün şarktan talebeler kabul etmekte olan mezkûr müessese hükümet tarafından idare edilir. Fakat, hükümetten muavenet-i nakdiye görmez. Çünkü, bazı Yunan muhipleri ile memalik-i ecnebiyedeki tebaaların bu maksatla Yunan hükümetine verdiği büyük meblağ işe maaziyade kifayet etmektedir! Binasının letâfeti ile de meşhur olan müessese Atina’nın artistik terbiyesinde büyük bir rol oynamıştır: Son senelerde iki hususî müessesenin daha tesis edilebilmiş olması da buna delâlet eder!.. Hülasa İstanbul’un her itibarla vaziyet-i hâzırası hususî her türlü teşebbüslere mani olduğu için, himmet ile yalnız resmiyet mükelleftir.

Programlar ve teşkilatlar itibariyle de her memleket mektepleri birtakım hususiyetler arz eder. Çünkü her belde, kendi zaruri ihtiyaçlarını nazar-ı dikkate almaya ehemmiyet verir. Biz de, Moskova, Tokyo, Yaş ve Atina konservatuarları gibi, nispeten yeni ve İstanbul’un bugünkü hali gibi kültürsüz muhitlerde temelleri atılmış müesseselerin geçirdiği müşkilât ve inkılap devrelerini, eski ve yeni programlarını tetkik etmekle birçok tecrübe senelerini kazanabiliriz. Fakat aynı zamanda halkın ve gençliğin içtimai, ruhî vaziyetlerini, telakkilerini de nazar-ı dikkate almaya mecburuz. Aksi takdirde tanzim edeceğimiz her program çürük olur. Alelumum sanayi-i nefise mektepleri müdür ve muavinlerinin mesleklerindeki ihtisaslarından başka, birer âlim, pedagog ve idare adamı olması lüzumu buradan ileri gelir. Sanat mekteplerimiz müdürlerinin Avrupa’da tahsil etmiş, ora sanat âlemleri ile temasta bulunmuş ve sanat muhitlerinde çalışmış kimseler olması da aynı derecede lazımdır.

İşin nezaketi, mektebe talebe kabul şerâitinden başlar: Her şeyden evvel, halkımızda sanata karşı mevcut olan şuursuz rağbete, nevi ve hususiyetlerini düşünmeden, bilâkaydüşart kapıları açmamalıdır; “Mektepte ne kadar çok talebe bulunursa memlekete o kadar çok fayda gelir” nazariyesine biz henüz riayet edemeyiz. Çünkü vesaitimiz noksandır. Her türlü şerâit-i mükemmeleyi haiz yüzlerce talebe yetiştirmekten aciziz. Israr edersek, mabetlerdeki dinî sükûnet ve havaya benzeyen sanat mekteplerine has hava, sanat mahfillerimiz dahilinde esmez:

1 – Şerâit-i kâfiyeyi iktisap edememiş bir sürü genç, yirmi sene sonra hayatını sanatla kazanmak isterse, aç kalır. O vakit, hiç kimse kendilerine sanatkâr bile diyemez.

2 – Sanatkâr seciyelerine malik olmayan talebeler, henüz mektep dahilinde iken bile kıymetli talebeler üzerinde fena tesirler yapabilir.

3 – Konservatuarlar, halkın münevver tabakalarının ciddi rağbetlerine istinaden yaşadığı ve muvaffak olduğu için, modaperest, sathî talebelerin hariçte müessese hakkında tevlit edeceği suitelakkiler fena olur, halkın teveccühleri derhal zayıflar. Yine o seciyesiz gençler, zevklerin tereddisine, ve müstakbel nesillere bile zevksizliğin aşılanmasına sebep olabilirler. Kaş yapayım derken göz çıkarırlar.

4 – Çok talebe, tahsisatın iktisatla ve faydaya masruf olarak kullanılabilmesine mani olur…

Hülasa, her nokta-i nazardan az, fakat temiz talebe yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Şuursuz istidatları yetiştirmekten ise öldürmek hayırlı olur.

Yalnız, Avrupa’nın hususi musiki mektepleridir ki -birkaç meşhurları müstesna olmak üzere- alelekser kazancı her şeye takdim ettikleri için, duhûl şerâiti aramazlar; her müracaatı kaydederler. Filhakika, hele mesela Almanya’da şart aramak abestir bile. Çünkü, orada her genç en ciddi musiki terbiye ve telakkilerini, sanata hürmet hislerini daha aile muhitinden alıyor. Fakat, bizde hal böyle değildir. İşte, bunun içindir ki, Dârülelhân, imkanları düşünerek vaz edeceği bütün kabul şerâitini taassupla tatbike mecburdur. Muvaffakiyetli talebeler yetiştirebilmek buna bağlıdır. Kazanç mevzubahis olmadıkça böyle bir taassuba başka hiçbir mani tasavvur olunamaz.

İlk başlayacaklar için rüştiye tahsilinden fazlasını -yaşın ilerlemiş olmaması maksadıyla- aramamalı, bilhassa, çok genç ve intihap ettiği şube için istidat ve zekâsının müsait olmasına bilaistisna dikkat etmelidir… Talebenin, sonuna kadar, veya hiç olmazsa müsmir bir devre dahilinde mektebe devamını taahhüt altına almalıdır. İçtimai seviyesi, ailesinin ve büyüdüğü muhitin mahiyeti şiddetle aranmalıdır. Bir sanatkâr için elzem olan temâyülât ve asalet-i ruhiye şiddetle kontrol edilmelidir. İşte, şu şerâiti haiz talebeden istikbal namına hayır gelebilir. Binaenaleyh onları talebe-i asliye telakki edip çekirdekten yetiştirmeye dikkat etmek lazımdır.

Yaşı ilerlemiş olanlardan da ancak müstesna şeraiti haiz olanları tercih etmelidir: Oldukça çalan ve ciddi çalışmak lüzumunu takdir etmiş olanlar gibi…

Bir sanatkar için elzem olan umumi kültürü de -ki gelecek makalemde izah edeceğim- Dârülelhân dahilinde vermeye dikkat etmelidir. Bu sayede, çocuklarının aynı zamanda malumat-ı umumiyesinin de inkişaf ettirileceğinden emin olan birçok ebeveyn Dârülelhân’a daha fazla ehemmiyet vereceklerdir. Bilhassa çok şâyân-ı dikkat devamlı kız talebeler kazanılabilecektir: Ayrıca tahsil etmek düşünmek endişesinden azade olarak her gününü Dârülelhân’a hasredebilecek mühim yekûnda talebeler bulunur ve müreccahları seçilir.

Memleketimizde asrî musikiyi demokratlaştırmak için diğer bir çare tasavvur ediyorum: Dârüleytâm’dan talebe almak! Musiki istidadı, zeka, çalışkanlık, asalet-i ruhiye şerâitini haiz olan küçük, şehirli yetimleri aramalı, mercilerinden talep etmelidir. Dârüleytâm idareleri de bu ciheti düşünmelidir. Mezkûr talebe, iaşe ve ibâteleri masrafı hususunda Dârüleytâm ile anlaşılmak şartıyla, Dârülelhân dahilinde yaşamalıdırlar: Şu suretle, bir kısım gençlerin halk ile büsbütün temasını kesmek çok müfit neticeler verebilir. Yetim talebeden iki türlü istifade edilebilir:

1 – Halkın rağbet etmediği ağız sazları, kontrbas gibi orkestra aletleri için müntesip bulunmuş olur.

2 – Yine bu talebe vasıtasıyla asır sanatını ileride Anadolu merâkizine sokmaya da imkân bulunmuş olur. İtalya’da musikinin umumileşmesinde, ilk konservatuarların yalnız yetimlere mahsus müesseseler olmasının küllî tesiri vardı.

Musiki müntesibi kazanabilmek için de talebeye şimdiden istikbal vadetmeli, mektep muallimliklerinde tercihen ve derhal mezunların kullanılabileceği taahhüt olunmalıdır. Sonra, ciddi mükâfatlar ve fevkalade muvaffak olacakların mektep namına Avrupa’ya gönderileceğini vadetmek suretiyle teşvikleri ihmal etmemelidir. Atina Konservatuarı bu itibarla da şâyân-ı dikkattir…

İstanbul, dünyanın en latif bir şehri olduğu halde, sanat gibi şiire ve tabiata muhtaç bir müessesenin talebesini şehrin en adi muhitlerinde, en füsun[suz] ve gamlı mahallelerinde sıkmaktan bilmem ki ne çıkıyor? Şerâit-i lazımeyi haiz saraylardan biri tahsis olunamaz mı?

Mihalzade

Mahmut Ragıp

Akşam, 22 Ağustos 1924

Yazar: |2018-06-08T03:02:55+00:0018 Mayıs, 2018|Güncel, Her dem taze|0 Yorum

Yazar Hakkında:

1989 yılında İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 2012 yılında tamamladı. Ardından İstanbul Teknik Üniversitesi Müzikoloji Yüksek Lisans Programı’na girerek, buradan 2014 yılında mezun oldu. Süleymaniye Kütüphanesi’nde 2014 yılında başladığı yazma eser uzman yardımcılığı görevini sürdürmektedir. Ayrıca İstanbul Üniversitesi Türk Halk Edebiyatı Bilim Dalı’nda doktora programına devam etmektedir.

Yorum Bırak